top of page
Blog.jpg

İÜPK BLOG

Yeşil Deniz



Yeşilden bir deniz gibi toprağa gerilmiş ovanın ortasında bir oğlan duruyordu. Zaten yaşından büyük gösteren yüzü; güneşin altında kavrulup, kırışıp, esmerleştikçe onu daha da büyük gösteriyordu. Her gün yağlı toprak içinde, büyük bir azimle tarla sürüyordu. Sabah erkenden tarlaya gelip işe koyuluyor, öğlenleyin büyük bir meşenin gölgesinde biraz kestiriyor sonra güneş geçene kadar yine çalışıyordu. 11-12 yaşlarında olan bu çocuk bir amaç için yaşadığını biliyordu, içten içe bunun sevincini ve korkusunu yüreğinde duyuyordu. Anası öldükten sonra dayısında kalmaya başlamış ama onun yanında hiç rahat edememişti. Zaman zaman bu aile hasreti gelip tâ göğsüne oturuyor, onu geceleri uyutmuyordu. Bu ağır ve puslu bir sis gibi çöken hissi çocuğa unutturabilen tek şey henüz ne olduğunu bilmediği o büyük amaçtı. Taşıdığı bu büyük vazife onu mütemadi bir hisler karmaşasında sürüklüyordu. Böyle zamanlarda hiçbir yere sığamıyor; onu çevreleyen duvarlardan, dağlardan, ağaçlardan, her şeyden bunalıp kendini bu ovaya atıyordu. Ova şavkıyan gümüş bir tepsi gibi dümdüz uzanıp parlıyordu. Hiçbir tarafında onu sınırlayan bir şey yoktu, kıpırtısız, sonsuz bir denize benziyordu. Çocuk gün doğduğu gibi buraya gelip gün kavuşuncaya dek düşünceler içinde kendinden geçerek şimdi olduğu gibi burada dikiliyordu. Bu küçük köylük yerde bu küçük insanın ne kadar büyük bir amacı olabilirdi? Tam güneş yıkılıp gitmek üzereyken yankılı bir silah sesi duyuldu. Çocuk arkasını döndü, bu silah sesi ve peşinden gelen inlemelere doğru koşmaya başladı. Gözlerini kısarak bu vurulan kişiyi arıyordu. En sonunda durdu, terden alnına yapışmış perçemlerini eliyle geriye taradı, soluklandı ve turuncuya bürünmüş otların üstünde sendeleyerek ona doğru gelen o adamı gördü. 

 

  Babası hastalıktan ölmüş, anasını ise çok eskilerden beri süregelen bir kan davası yüzünden hasım oldukları ailenin genç oğlu öldürmüştü. Yıllardır, kanla yazılmış kuralları olan bu töre yüzünden hem çocuğun ailesi hem de diğer aile birbirini öldürmüş, işkence etmiş ve insanın yenemeyeceği tek korkuyu, ölüm korkusunu, birbirine yaşatmıştı. Bu ucunda insan yüreğinin kaçamayacağı bir kanca olan kandan örülü ip sonunda gelip onu da yakalamıştı, anasının kanını yerde bırakmamalıydı.


  Ona doğru sendeleyen adamı gören çocuğun sırtından aşağı bir sıcak indi, önce bacaklarını titretti sonra da gelip karnına oturdu. Adama doğru koştu. Ayakta durmaya mecali kalmamış ve şimdi yere yığılmış adamın köprücük kemiğinin altından kan fışkırıyordu. Güneşin son kızıl ışıkları, yaradan akıp adamı ve yattığı otları büsbütün kırmızıya kesen kanı daha da kırmızı yapıyordu. Çocuk, adamın yanına çömelip kanı dursun diye yarasına bastırırken adam bir ölüm titremesiyle gerildi, gözleri buğulandı ve can verdi. 

 

  Çocuk bu adamı hayatında bir kere bile görmemişti fakat bu adamın son anları ve gözleri önünde can verişi ona çok insancıl ve hakiki şeyler hissettirdi. 


  Ölüm; öldürücü bir düşmanlık, ölüm korkusuyla titreyerek yaşamak, insana sığmayan bir öfke ama bu böyle nereye gider? O ona, o ona derken en sonunda anama kıydılar, hem de karnındaki günahsızla beraber vahşice canını aldılar… Bir can bizden bir can onlardan; can almak, can vermek… İnsanın canını yalnız ama yalnız Allah almalı! Ben kimim de Allah’ın yere indirdiği canını alayım? Bu günaha bulaştım mı bu kan elimden çıkmaz, kokulu sabunlarla da yıkasam çıkmaz, bir temiz ak baş örtüsüne silsem de çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz… Ben o sıcak kana bir dokundum ya o bana yetti. Ben öldüremem. Kendim de böyle ölmem. Benim soyum kurumayacak. Ben bu işi yapamam, iyi ki de yapamam. Allah’ın verdiği canı nasıl Allah alırsa, bu dünyada zulme uğramışların hakkını da Allah arasın. Anamın, kardeşimin, tüm bir soyumun kanını ben Allah’a havale ettim!


   Çocuk ölünün başından ayrılıp evine gitti. Gece iyice kavuşunca bir kat kıyafet bir de yolluğunu alıp nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Mide bulandırıcı ölümcül düşmanlıklar olmayan uzak, yeni, kansız bir hayat… Yerde kan bırakmamak için yine kan akıtan bu insanların toprağından uzaklara gidiyordu. Bu davayı kapatan o oldu. Kana kanla değil yaşamakla karşılık verdi. Yolda ovadan bir kuru ot kopardı. Ay ışığının altında ipildeyen bu ot bile yaşıyordu.



Busem Tunç


18 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
  • Instagram
  • iupk logo
bottom of page