LOGO .png

İÜPK BLOG

  • Instagram
Ara
  • İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü

ALLONS-Y!

Bir an için 10. doktorun yol arkadaşı olduğunuzu ve TARDIS’in uzay-zamanda taklalar attığını düşünün. TARDIS iniş yapıyor ve John Smith’in ‘allons-y’i eşliğinde iniyorsunuz. Hava alabildiğine karanlık ve gökyüzü yıldızlarla dolu, etraf çok sessiz. Biraz ileride bir mağara var, hızlı adımlarla mağaraya giriyorsunuz; içeride harlı bir ateş, biraz et, birkaç hayvan postu... Etrafınıza bakınırken mağara duvarlarındaki gökyüzü temsillerini fark ediyorsunuz, oldukça istikrarlı bir dikkati gerektirmeleri sizi hayli etkiliyor. Mağaranın sıcaklığına ve çizimlerin niteliğine dalmışken bir çıtırtıyla irkiliyorsunuz, arkanıza dönmenizle dona kalmanız bir oluyor; hayli heyecanlı olmalısınız, hakkınız var: Tebrikler! 60 bin yıl öncesindesiniz ve ilk bilim insanlarıyla tanıştınız! Şimdi sonik tornavidayı yavaşça doktorumuza uzatın ve çalışma masanıza dönün lütfen. Mağara duvarlarında ne gördünüz?

Sizin için birkaç nitelikli çizimden fazlası değilse müsaadenizle ben ne gördüğümü söyleyeyim: Hassas bir dikkatle yapılan gözlemin sürecin devamı için kayıt altına alındığı, düşünme süreçlerinden teknik süreçlere değin bir bilgi üretme ve toplama çabası. Çünkü bizler böyleyiz; şeylere anlam atfetme eğilimimiz, hep bir bilme arayışımız var zira bilmek, eşyaya vakıf olmak demek; farkındayız. İşte bu serüvenin mitostan logosa uzanan yüzüne bilim diyoruz; madde, maddeden kuşku duyuyor.

Sofistike duruşunu diyalektik çerçeveyle edinmiş, doğaya dair zannın yine doğayla aşıldığı, tümüyle beşeri bir yapı mevzubahis, dolayısıyla omnipotansın pandora kutusu barizdir; mutlak doğruluk ve objektiflik, bilimperest bir anlayışın delilidir ve bilim insanlarını bu seküler dinin ruhbanlığından Zeitgeist’in kollarına indirmek bilimsel düşüncenin retoriğini mümkün kılabilir ancak. O halde maddenin kuşkusunu zihni dogmaları refere etmede kullanmak statükocu bir hegemonyanın ötesine geçemez zira bilim, sosyal zihinlerde şekillenmiştir; salt gerçeğin dile gelmiş hali değildir; Philip K. Dick’in dediği gibi ‘Gerçeklik, ona inanmaktan vazgeçtiğinizde ortadan kaybolmayan şeydir.’ Oysa bilim bu vazgeçişlerle temellenir.




Bilimsel düşünce bizi kuarklardan galaksilere, DNA’dan sapiense, moleküllerden canlılığa götüren modeller sunar. Bu modellemelerin sınırsız iddiaları olmaz, eleştirilerle beslenirler. Örneğin, mutlak fiziğin (Newton fiziği) göreliliğe (Einstein’ın teorisi) kadar ve göreliliğin halen bilimsel literatürün sarsılamayan zemininde oturmalarının sebebi budur; çokça çalışılır, kritik edilirler. Ancak bu bize bilimin yalnızca aktivist yüzünü düşündürmemelidir; bilim sadece devirmez, dahil de eder. Bilimsel düşüncenin literatür dayanağının ehemmiyeti de buradan gelir zaten çünkü bilimin temel motivasyonu körlemesine bir devinimden ziyade sürdürülebilir bir aktarımdır.

Ne zaman ki bir bilimsel düşünce eleştiri sahasından ideolojik sahaya kayar, o zaman bilimsel niteliğinden sıyrılır, provokatif kimliğe bürünür. Kim bilir belki de örneğin, evrimin bunca dışlanışı Dawkins gibi bunu medyatik süslemelerle ateist zeminle bağdaştıranların, Spencer gibi sosyal dinamizme (Sosyal Darwinizm), Galton gibi öjenikliğe taşıyanların ya da Darwin’in ana fikriyle alakasız saçmalıklarla ‘aslında maymunuz’ naralarıyla gezerek toplumun dinî temellerine ayrı (dini kaynaklarda maymunlardan pek iyi söz edilmez ör, Kuran 2/65, Popol vuh Kişe/ 3.Kısım), sosyal temellerine ayrı saldıran (ör, eşrefi mahlukat inancına yönelik demagoji) sözüm ona bilim insanlarının nesnesinden bağımsız metodolojilerinin marifetidir; tıpkı homo sapiens sapiensin (ne bildiğini bilen insanın) davranışsal ekonominin ellerinde homo economicusa (rasyonel bir çıkarcıya) dönüşmesi gibi. Ancak elbette bu tip yanılgılarla bilimsel düşüncenin matematiksel ve sistematik temelleri ekarte edilemez; bir düşünce ne kadar anlaşılır korelasyonlar ortaya koyarsa koysun ‘size göre’ ya da ‘doğaya rağmen’ fikri işlemez burada zira bilim Occam’ın Usturası’nı böyle kullanmaz.

Tarihin çoğu sahnesinde bilim iki uçta seyretmiştir; ya aykırıdır ya tek kabul alanı ki bu da bilginin niteliğinin iki ucuna atfedilir; ya uhrevidir ya akli, ya tesadüftür ya tasarım. Ancak burada biraz gri çizgide çalışalım istiyorum zira kendimizi ‘sapiens’ olarak isimlendirirkenki takdire şayan tevazumuzu, bilgiyi tartışabilme yetimize değdirmeden bilimi anlayışımızı, bilimsel bir anlayışla masaya yatırma gayretindeyim.




Bilim akla ve akılla varılan her şeye yönelik dışlamadan nasibini aldı: Ruh fıtrattan gelen yaratıcı inancıyla doluydu, hissederdi ve düşünürdü;

akıl ise önyargıları olan kör biri gibiydi, hissetmez ve inanmazdı. Aklın ipiyle inilen kuyu, sabit yıldızların ötesine konumlanmış ebedi cezaya davetiyeydi, zaten insanın ilk günahı da bu değil miydi; Sofi’nin deyimiyle ‘bilgiye

susuzluk’. Hem Erasmus, Deliliğe Övgü’de durumu ne de güzel özetlemişti: “Mutluluk aklın bittiği yerde başlar.” derken. Ancak bu böyle süremezdi, neyse ki sürmedi de. İnsanlık yeşeren dinamizme dahil olmayı öğrendi, egosuyla yüzleşti, kabullerinden kuşku duydu, sorgusuz itaate sorgulayarak baş kaldırdı zira değişti, değiştirdi; Kopernik’le tanıştı, Darwin’le, Freud’la ve daha niceleriyle. Zaten böyledir, tarihin seyri hep bir çocuğun “Kral çıplak!” diye bağırmasıyla değişir.

Tüm bunları bir gelişim sirkülasyonu olarak nitelemiyorum elbette çünkü değişen koşulları bir öncekilerin başına ‘neo’ getirerek nitelemek bir ilerleyişin alameti olamaz, toplumun her tarih sahnesi, insanlığın adaptif çabasından ayrı şekilde nasiplenmiştir. Pozitif birçok noktanın (bilhassa sıralamadım, sorunun beyaz kuğuları görmek değil beyaz kuğulara bakarak kuğuların hepsini beyaz kabul etmek-Humecu endüksiyon problemi olduğu

kanaatindeyim çünkü) yanı sıra devrimler, savaşlar, bilim kisvesiyle mekanikleştirme ve objeleştirme gayreti, seküler bir dinin misyonerleri haline gelmiş azımsanamayacak sayıda sözüm ona bilim insanı vb. çok şey söylenebilir. Ne dersiniz, belki de Albert Bayet’in de değindiği üzere ahlakın bilimiyle değil bilimin ahlakıyla düşünmenin vakti gelmiştir zira bu şekilde nesnesiyle alakasız metodolojilerin avam çatışmaları için apologetik süreç başlatılabilir. Vurgulamak isterim ki niyetim, More’un ütopyası ile Orwell’ın distopyası arasında bir yol tutmak değil ki bu bir eleştiri değil bir yargılama olur; ben, gereken metodolojiyi geliştirmenin bir tercih olmadığından söz ediyorum.




Bilimin değinemediği birçok husus var, bu yadsınamaz. Birkaç örnekle incelemek istersek; Searle’e göre I.’l ontolojiye dayalı epistemolojik duvarı aşamaz; bilinci kabul edebilir ama açıklayamaz ki Crick’e kulak verirsek bilince dair sorunun ne olduğu üzerine dahi bir konsensüs göremiyoruz. Henüz diyalojik işbirliğini içeren bir yapay zeka da

üretemedik (her ne kadar algoritmalarına karşın atfettiğimiz niyetselliği göz ardı edip dünyayı istila edeceklerini düşünsek de korkunun ecele faydası yoksa demek ki, çalışmışız). Sonra Penrose’a göre matematikle de ironik bir ilişkisi var, öyle ki matematiksel anlayışın kendisi matematikselleştirilemiyor. Matematiği bu yüzden sembolik kodlarla niteliyoruz belki de (kültürel matematik ya da evrenin dili gibi); tanımlayamıyoruz, tanımıyoruz çünkü.

Belirtmeliyim ki ben bu tip kritik noktaları bilimin Borderline’ı olarak değil ontolojik deseni olarak görüyorum. Takdir edersiniz ki ilahi doktrinlerin değil beşeri zihinlerin sahasındasınız, dolayısıyla bilimi a fortiori kabullerle sınayamazsınız veya Stenger’ın ki kendisi kelimenin tam manasıyla bilimperest bir şahsiyettir “Bilimin kesin çıkarımlara yarayan bir araç olduğunu inkar edenler, iddialarında dürüstlerse yazılarını basılı kağıda değil taş tabletlere yazmalı, interneti değil de dumanı kullanmalılar.” derkenki yanılgısına düşüp pragmatik sınırlara sıkıştıramazsınız.

İlginçtir; bilim multifonksiyoneldir ancak bu bir karmaşanın ifadesidir yalnızca, kelime kendinde nasıl organize edileceğine dair hiçbir şeyi organizmaya anlatmaz; madem ki organizma seçilim edilgen nesnesi değildir, o halde o muazzam saksıyı çalıştırmalıdır. Bu nedenle bilimsel bilgi şekillendiği zihinlerden bağımsız düşünülemez. İlim mi maluma tabidir malum mu ilme, tartışılır ancak etkileşimleri su götürmez. Vygotsky’nin tabiriyle bir ontogenesis olarak insan, doğayla etkileşimini onu kontrol ederek geliştirmiş, yüksek zihinsel potansiyele ve katmanlı öğrenme yetisine sahip sosyal bir tür, dolayısıyla ortaya koyduğu bilim de bir o kadar sofistike. Belki de bu yüzden bilim iki uçtaydı; madde, maddeden duyduğu kuşkuyu onu idrakta kullandığı tek yoldan da duyuyordu ama önleyemediği bir dinamizm söz konusuydu ve yeterliliğimizi sorgulamaktansa bilime böylesine bir niyetsellik

atfetmek daha ‘insancıldı’. Çünkü yetersiz insan sıradandı ama yetersizliğini kamufle etmiş insan daha az sıradan olurdu.




Sevgili sapiens sapiens, benim anladığım bilim, binlerce yıl önce elleriyle bize ‘ben buradayım’ diyen insanın kurduğu en insani diyalogtur, ‘nullius in verba (kendi gözlerinle gör)’nın ötesinde ‘sub specie aeternitatis (sonsuzluğun bakış açısından)’i tahayyülümün temellerindendir. Burada niyetim Antik Yunan Platonculuğu oynamak değil, sadece bilimin ana fikrini kavrayalım istiyorum zira aksi ortada;

mekanizmanın suniliği bilimsel anlayışın tabiatıyla uyuşmuyor, bedeli ise önlenemez bir bilgi enflasyonu ve buna maruz kalmış düşünme süreçleriyle biçimlenen sosyal zihinler. Bu ancak bir hususu, onu yanlış bilenle tartıştığında anlayabileceğin kadar da manidar ne yazık ki!

Şimdi sözlerimi burada noktalıyorum ve bu uzunca yolu, o mavi polis kulübesiyle yeniden arşınlamanı istiyorum. Mağaraya koşuyorsun; içerideki kalabalığa takılma, seni göremezler; neticede yolculuğu benim nöronlarımla yapıyorsun. Derin bir nefes al ve duvardaki çizimlere tekrar bak lütfen. Ne görüyorsun?

Sanırım artık sen de allons-y diye bağırabilirsin..


Sümeyye Özdemir


GÖRSEL KAYNAKÇA

https://www.americamagazine.org/arts-culture/2020/09/18/what-story-galileo-gets-wrong- about-church-and-science

https://www.historic-uk.com/HistoryUK/HistoryofBritain/The-Scientific-Revolution/

https://techland.time.com/2012/11/28/your-brain-the-internet-and-the-universe-have- something-fascinating-in-common/

https://www.uu.nl/en/events/public-lecture-by-h-darrel-rutkin-astrology-and-the-scientific- revolution-a-reappraisal

SantaCruz-CuevaManos-P2210651b - Cueva de las Manos - Vikipedi (wikipedia.org)



KAYNAKÇA

Darwin C., İnsanın Türeyişi, Çev.:Öner Ünalan, Evrensel Basım Yay., İstanbul 2014.

Harari Y. N., Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Çev.:Ertuğrul Genç, Kolektif Yay., İstanbul 2017.

Harari Y. N., Homo Deus-Yarının Kısa Bir Tarihi, Çev.:Poyzan Nur Taneli, Kolektif Kitap, İstanbul 2017.

Kurzweil R., Bir Zihin Yaratmak, Çev.:Dilara Gostolüpet, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., İstanbul 2019.

Searle J. R. (1980). Minds, brains, and programs. Behavioral and Brain Sciences 3 (3): 417- 457.


73 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör